Web Sürümüne Geç

    Kurtuluş reçetesi

    Kulüp başkanları kurtuluş çaresini keşfettiler. Asıl bir şeyler yapması gereken TFF ise ölü taklidi yapıyor.

    Tribünler gibi, kulüp kasaları da bomboş… Süper Lig'den amatör kümeye kadar bütün kulüplerimizde, borç batağına saplanmak adeta bir gelenek haline geldi. Başkanlarının yönetim şekline; akıl, beceri ve keyfine göre kasaları dolup(!) ya da boşalmakta… Şayet başkan akıllı ve zengin(!) ise kulübe borç verir; verdiği borçları da kulübün gelirlerinden misliyle çıkartır. Onun için kulübün batıp çıkması, çok da fazla bir mana ifade etmez.
    Eğer ki başkan akıllı değilse(!) gaza gelir; kulübü sokmuş olduğu borç sarmalından kurtarabilmek için evini arabasını satar, ipotek eder. En sonunda, kulüple beraber o da batıp gider.
    Futbol liglerimiz, en alttan en üstüne kadar bunun örnekleriyle dolu...
    Güzel memleketimde durum bu şekilde sürüp giderken UEFA kriterleri diye bir şeyler atıldı ortaya...
    Alt ligleri çok fazla ilgilendirmese de, üst liglerimiz istemeye istemeye kendilerine çeki düzen verme ihtiyacı hissettiler.

    Alışkanlıklar zordur
    Ancak eski alışkanlıklardan kurtulmak da öyle pek kolay olmuyor tabii… Babasının parasını harcayamadığı halde, kulübün mallarını rahatlıkla har vurup harman savurarak hava atan, kendi reklamı için kulübün gelirlerini acımadan harcayanları hepimiz görüyor, biliyoruz.
    Öyle ya da böyle, zorlamayla da olsa ilk defa kulüp başkanlarımız denk bütçe yapmaktan, yapılan borçları yöneticilerin ödemesinden bahsetmeye başladılar. Beşiktaş Kulüp Başkanı Fikret Orman bütçe dışı borçlanmayı, yöneticilerin ödeme şartını tüzüğe koyacaklarını açıkladı.
    G.Saray Başkanı Dursun Özbek, Florya ve Riva'daki arazilerin satış yetkisi alabilmek için aynı şeyleri söyledi; sözlerini Ocak'taki divanda tekrarladı.

    TFF'de görüntü-ses yok
    Sayın Başkanlar, Türk futbolunun en büyük problemi olan borç sarmalından kurtuluşun çaresini keşfetmiş durumdalar; nihayet konuşmaya başladılar ama henüz hiç bir icraat yok.
    Bu konuda, asıl bir şeyler yapması gereken Türkiye Futbol Federasyonu'nda ise ne görüntü, ne de bir ses var; federasyon ölü taklidi yapmaya devam ediyor.
    Defalarca yazdık, söyledik, yine tekrar edelim:
    "Yapılan denk bütçenin aşılması durumunda yönetim kurulu üyeleri ödemeyi yapmak zorundadır.
    Ayrıca her kulüp 18 kişilik kadrosunda kendi altyapısından yetiştirdiği en az iki futbolcu bulundurmak zorundadır." Türk futbolunun kurtuluşunu ve atağa geçmesini sağlayacak bu tek maddelik kanun TFF'yi de, kulüp yöneticilerini de, bütün bu kaos ortamından çıkarıp refaha kavuşturacaktır.
    Elbette, bu maddenin Meclis'ten çıkabilmesinin yolu da öncelikle Spor Bakanlığı'ndan geçiyor.

    VEDA PİYANGOSU KİME VURACAK?
    Hiç vazgeçmiyoruz bir göklere çıkarıp, bir yerlerde süründürmekten… Sezon başında Fenerbahçe lige hiç de iyi bir başlangıç yapamamıştı.
    O günlerde spor basınında kalem oynatıp, televizyon ekranlarında yorum yapan arkadaşlarımızın Advocaat hakkında yazdıklarını hatırlayalım:
    Yaşlı kurt, kariyerinin sonunda çok iyi bir emeklilik parası aldığı için Fenerbahçe'ye gelmişti ve başarılı olmak gibi bir derdi yoktu.
    Bir de kendisini kovdurmayı başarırsa alacağı tazminatla ömrünün sonuna kadar müthiş bir emeklilik hayatı yaşayacaktı...
    Sonra takım toparlanıp, şampiyonluğun ortaklarından olunca Advocaat da kurt teknik adam, tecrübeli hoca, dünya yıldızı sıfatlarını elde etti.
    Bir önceki hafta, Adanaspor'la evinde berabere kalınca yine Fenerbahçe'nin ne kadar yanlış oynatıldığını, bu gidişle şampiyonluk yarışına devam etme şansının olmadığını hatırladık.
    Bu hafta da hep birlikte Galatasaray Teknik Direktörü Riekerink'i göndermenin telaşına düştük.
    Parasızlık ve borç batağındaki Galatasaray, teknik direktör konusunda bir dünya yıldızına gidemeyince altyapı hocası ile anlaştı.
    Bir de baktık ki Bay Riekerink, hiç kimsenin beklemediği bir biçimde takımı şampiyonluğa oynatmayı başarınca herkesin sevgilisi oluvermiş…

    Mucize mi?
    Sahi, kendisi futbolcuların ağabeyi, çok duygusal birisi değil miydi; transfer yapamayan, istediği gibi takım kuramayan Galatasaray'ı mucize bir şekilde şampiyonluğa oynatmıyor muydu?
    Geçtiğimiz hafta Galatasaray, Karabükspor'a yenilince şimdi de sosyal medya hashtag'larında ve gazetelerde "Riekerinkbye" başlıklarından geçilmiyor.
    Allah, Allah... Biz mi yanlış okumuştuk manşetleri yoksa?
    Bu sene, dört bir koldan, dört büyük takımın teknik direktöründen hiçbirini indiremeyen medyanın veda piyangosu kime vuracak çok merak ediyorum.
    Advocaat'a mı, Riekernik'e mi, Güneş'e mi, yoksa Yanal'a mı?

    ÖLMEDEN İSMİNİ VEREBİLSEYDİK KEŞKE
    Bizde adeta adettendir; nice şahsiyetin ölünce kıymeti artar.
    Biri vefat ettiğinde ardından başlarız hemen ahlanıp vahlanmaya… Methiyeler düzeriz;
    "Ne iyi insandı, şöyle hizmetleri vardı, böyle güzel adamdı" diye… Sanki, ölen mezardan duyup mutlu olacak ve şükranlarını bize sunabilecekmiş gibi… Halbuki, kendi alanında ülkemizin gelişmesinde taş üstüne taş koyanları henüz yaşarken onore etmektir kıymetli olan ve olması gereken… Önemli olan yaşatmak!
    "…….Başta dört büyük kulübümüz olmak üzere, UEFA kriterlerini yakalama çabasında olan birçok kulüp borç batağında yüzerken, Gençlerbirliği'nin böyle bir sıkıntısı hiç olmadı.
    Gençlerbirliği adının yanına 'Futbolcu fabrikası' sözünü de çakan başkan, kadrosuna ucuz maliyetlerle kattığı futbolcuları, yüksek bonservis bedelleriyle başka takımlara satıp, Ankara Beştepe'deki tesisleri yaptırdı.
    "Allah'tan başka hiç kimseye borcumuz yok" diyen koca çınar, futbolumuzda ve hatta sporumuzda örnek verebileceğimiz çok az sayıdaki başarılı yöneticilerden biridir.
    80 yaşını aşmış bu spor abidesine devletimiz ya bir 'Üstün hizmet madalyası' vermeli; ya da Futbol Federasyonu, gelecek sezonu "İlhan Cavcav sezonu" ilan etmeli… Böylelikle, insanları öldükten sonra onurlandırma geleneğimizi şutlama yolunda bir adım atmış oluruz." İlhan Cavcav için daha iki ay kadar önce yazmıştık yukarıdaki "İnsanlar Yaşarken Onurlandırılmalıdır" başlıklı yazıyı… Şimdi, o da ebedi yolculuğa çıktı.
    Türk futboluna uzun yıllar hizmet etmiş, birçok ilklerin önderi olmuş, bütün kulüpler borç batağında debelenip dururken 'Bir kulüp nasıl yönetilir?'in kitabını yazmış olan İlhan Cavcav'ı da kaybettik.
    Şimdi onun da peşinden ağıtlar yakıp kıymetinin bilinmediğini anlatan konuşmalar yapacak, yazılar yazacağız.
    Seneye de Süper Lig'de sezonun adı büyük bir ihtimalle 'İlhan Cavcav Sezonu' olacak.Türk futbolu adına böylesine değerli bir ismi, yaşarken onurlandırabilseydik keşke… Kendisi de görüp mutlu olsaydı.
    Varlığın kıymetini anlamak için illa yokluğu tatmak mı gerek?
    Değer verildiğini görmeli insan, onore edilmeli yaşarken… İyisi mi biz de sözü, merhumun oğlu Murat Cavcav'ın ona veda cümleleriyle bitirelim:
    "Babamla ilgili söyleyeceklerimi tarihe bırakıyorum. Hoşça kal baba, hoşça kal büyük başkan."