Web Sürümüne Geç

    Gülenlerin ağlayanlara borcu var

    Süper Lig'de Beşiktaş taraftarı cümbüşe hazırlanırken, Adana, Gaziantep ve Rize'de hüzün hakim. Bu atmosferde düşenler, çıkanlar, gülenler, ağlayanlar var ve hep olacak... Ve...Hayatta olduğu gibi Statta da gülenlerin ağlayanlara borcu var ve hep olacak. Enteresan bir hâl, sporda seyirci olmak…
    Yukarıdaki başlık, gazeteci yazar ağabeyimiz Sadık Söztutan'ın bir kitabının adından alıntıdır.
    Bir spor yazısı başlığı için biraz romantik dursa da, gülmenin ve ağlamanın hayatın her alanında birbirini tamamladığı gerçeğinden yola çıkınca her yerde yerini bulacak bir cümle… Yazıya başlarken baktım ki, fark etmeden hafızamdan satırlara dökülüvermiş.
    Bu ayrılmaz ikilinin eşlik edeceği aşağıdaki yazı ise bir spor/ futbol tribün ruh durumu tahlili… Hadi o zaman, gülenlerin ağlayanlara ne borcu varmış, niye varmış bi'bakalım… Sporu değerli ve ilgi çekici kılan; stadyum, salon veya televizyon başında bizleri keyiflendirmesinden daha ziyade, toplumları bir arada tutan değerlerin daha da yoğunlaşmasına olan katkısıdır.

    Dayanılmaz bir tutku
    Bir anlamda, sportif müsabakalar 'milli tutkal' vazifesi görür.
    Futbol, basketbol, tenis veya kontak sporları izlerken yaşanan duygu yoğunluğunu, dünyanın hiçbir toplu eğlence aracı sağlayamaz. Ne sinema, ne tiyatro, ne de başka bir etkinlikte aynı duygusal birlikteliğe erişmek güçtür.
    Önceden yazılıp kurgulanmış senaryo sahnelerin verdiği hazla, anlık gelişen pozisyonların ve rakibi alt etmenin verdiği haz, asla aynı değildir. İlki sadece 'Hoşlandığınız şeyler' kategorisinde kalırken, ikincisi bunun yanında birçoğumuz için 'Hayatta zevk aldığınız tek şey' sınıfında yer alır; çünkü içinde tutku barındırır.
    Söz konusu spor hangisi olursa olsun, onu yapan sporcu ile birlikte tüm tribünleri de kapsama alanı içine alır bu büyü… Kazanmayı arzulamak, yenen tarafta olmak sanki insanın yapı taşı gibidir, hücrelerine işlemiştir.
    Sahada performans sergileyenleri, topluluk ruhu sardığı zaman, ertesi gün medya "Seyirci desteği ile coştu" veya "Seyirci baskısıyla maçı aldı" manşetleri atmak zorunda kalır.
    Spora, insanları mutlu eden bir eğlence gözüyle bakarken, diğer taraftan aslında ne kadar gaddar bir yanın olduğunu çoğunlukla atlarız.

    Liglerimiz yangın yeri
    Bir kesimin mutluluğu, diğer bir kısmın mutsuzluğu demektir oysa; gülenler ve ağlayanlar… Tabela kazananı gösterip, tribünlerin yarısı sevinç çığlıkları atarken diğer yarısında, dünyanın en mutsuz insanı olma hissi başrolde, başlar öndedir.
    Çalan telefonlar cevapsız, umutlar devamsız kalır. Hüsran kabuğu o kadar kalınlaşmıştır ki, bir süre bazı güçlü duyguların iptaline gidecek kadar depresif bir durum baş gösterir.
    Sözü, buradan yeşil sahalara bağlayarak bir röntgen çekersek görünüyor ki; liglerimiz bir yangın yeri… Sadece Süper Lig değil, aidiyet hisleri çok daha kuvvetli olan Anadolu insanının kendi şehrinin takımı adına sevinç ya da üzüntüsü tam anlamıyla doruklarda gezmekte…

    Karmaşık bir ilişki
    Süper Lig'de şampiyonluk düğümü büyük ölçüde çözülmüş, Beşiktaş taraftarı cümbüş için hazırlanırken Adana, Gaziantep ve Rize'de hüzün ve belki biraz da öfke hakim...
    Meraklısı çok iyi bilir ki; futbolun alt ligleri çok daha heyecanlı ve çok daha çetin mücadelelere sahne olur. Birinci Lig'den Süper Lig'e çıkan Malatya ve Sivas maçı görüntüleri ortada… Eskişehir, Bolu, Göztepe ve Giresun'da nabız hiç de düşük değil… Bu satırları yazarken gülecek olan taraf, henüz hangisi belli değil ama her biri 'Süper Lig'in üçüncü yeni takımı' olmaya aday bu şehirlerde insanların ateşi yüksek… Taraftarı olduğumuz renklerin galibiyetinde yaşadığımız coşkuların asıl sebebinin, karşı tarafın kırgınlığı ve küskünlüğü üstüne kurulu olduğunu asla düşünmediğimiz bir atmosferdir bahsettiğimiz… Bu atmosferde düşenler, çıkanlar, gülenler, ağlayanlar var ve hep olacak… Ve…Hayatta olduğu gibi statta da gülenlerin ağlayanlara borcu var ve hep olacak… Velhasıl…Enteresan bir hâl, sporda seyirci olmak…

    GİDEMEDİĞİN YER, YETİŞTİRMEDİĞİN ER SENİN DEĞİLDİR
    Geçtiğimiz hafta medya, Hoffenheim'li Kerem Demirbay'ın Türkiye'ye attığı 'kazığı' yazdı, konuştu.
    Kerem, Alman Milli Takımları yıldızlar ve gençler kategorisinde oynamasına rağmen, büyükler kategorisinde Türkiye'yi tercih etmek istemiş ve bunun için yazılı bir evrak bile göndermiş.
    Peki, sonra? Alman Milli Takımı'ndan teklif gelince hepsini unutup Türk Milli Takımı'nda oynamaktan vazgeçmiş...
    Of ki of… Kerem'i affetmedik tabii, hep birlikte aforoz ettik.
    Bir hain ilan etmediğimiz kaldı.
    Eğri oturup doğru konuşmak gerek… Dürüst olalım, dünyası futbol olan, hayatını bu işten kazanan bir kişiye Almanya ve Türkiye arasında seçim yapması söylense yüz kişiden kaç kişi Türkiye'yi tercih eder?
    Diyebilirsiniz ki:
    -"Kerem söz vermişti." Alman Milli Takımı'na girme umudu olmadığı için söz vermiş olduğu, oradan teklif alınca da tercihini Almanya'dan yana kullandığı çok açık işte…

    Altyapıya yatırım şart
    Biz daha ne kadar, yetişmesinde zerre kadar katkımız olmayan isimlerin, uzaktan sevgi bağlarının dışında bizimle bir ilişkisi olmayan gençlerin, peşinde koşmaya devam edeceğiz?..
    Bu sporcuların yetişmesinde en ufak bir katkımız yok.
    Dolayısıyla, o çocuklar Almanya veya başka bir ülkenin milli takımını tercih etti diye de eleştirmeye hakkımız yok...
    Yıllardır hikayeye çevirdiğimiz, dilimize pelesenk ettiğimiz şu altyapı meselesini çözelim de elin yetiştirdiği sporcuya bel bağlamayalım.

    Kaçı ilk 18'i görebilecek?
    Avrupa Şampiyonası'nda final oynayan 17 yaş altı milli takım sporcularımız büyüdüğünde, kaç tanesi kendi kulüplerinde ilk 18'i görebilecek bunu merak edip, şimdiden dert etmek lazım.
    Yoksa, bu fotoğraf saklanmalı ve günü geldiğinde Türk futbolunu yönetenlerin yüzüne çarpılmalı...
    O zaman ne işe yarayacaksa tabii…

    BiR TAŞLA ÜÇ KUŞ
    Spor, yaşattığı heyecanla kitleleri peşinden sürüklerken, yarattığı ekonomik değerle de dünyanın en çok kazandıran sektörlerinin ilk sıralarında yer alır. Ayrıca, kabul edin ya da etmeyin bugünün iletişim dünyasında bir numaralı tanıtım aracıdır.
    Sponsorlar, bilet gelirleri, yayın hakları, malzeme satışları derken sporun yıllık ekonomik değeri yüz milyarlarca doları bulmaktadır.
    Avrupa kıtası futbolla bu endüstrinin başını çekerken, Amerika basketbol, beyzbol ve Amerikan futbolu ile en fazla değer üreten sporların merkezleri konumunda...
    Dünya üzerindeki her bir ülke bu büyük pazardan kendi payına düşeni alabilmenin çabası içinde...
    Kendi açımızdan baktığımızda ise potansiyelimiz ile aldığımız payın ortak noktada kesişmediği çok net görülmekte… Sporun bir diğer ve asıl önemli tarafı, dünyadaki en önemli tanıtım aracı olması… İnternet ve televizyonun öne çıktığı çağımızda, ülkeler sadece turist çekmek için değil kısaca PR denilen tanıtım çalışmaları için de en fazla sporu kullanmaktadır.

    F.Bahçe'nin başardığı
    Milyonlarca dolar ödeyerek billboardlarla yapmaya çalışacağınız reklam yerine ülkenizde dünyanın ilgisini çekecek bir spor karşılaşması düzenlemeniz çok daha verimli olacaktır. Ya da milli takımınızın veya kulüp takımınızın önemli kupayı kazanması, ülkenizi başka türlü hiçbir şekilde getiremeyeceğiniz kadar gündem yapar.
    Şimdi, Fenerbahçe'nin basketbolda Avrupa Kupası'nı kazanmasına bir de bu gözle bakalım.
    Milyonlarca insan Türkiye'yi seyretti ve Fenerbahçe'nin adını öğrendi.
    10 binin üzerinde yabancı seyirci İstanbul'a geldi.
    Hem ekonomik, hem sportif, hem turistik kazanım bir arada daha başka nasıl olabilir? "Bir taşla üç kuş vurmaktır" bunun adı… Bizim, sporda dönen yüz milyarlarca dolardan daha fazla pay alabilmek için spora daha fazla yatırım yapmamız, fiziki altyapıyı ivedilikle tamamlamamız gerekiyor.
    Gerekiyor da, hâlâ İstanbul'da bisiklet yarışı düzenleyebileceğimiz bir veledromumuz yok… Üst düzey bir turnuva için bir tenis kortumuz yok… Binicilik tesislerimiz, yüzme havuzumuz yok...
    İhtiyacımız olan tanıtımın yolu spordan geçiyorsa ki, bunun ispatı bir yığın… Öyleyse, eksiden artıya geçmek için daha ne bekliyoruz?