Web Sürümüne Geç

    Sadık seyirci

    İngiltere’de Rooney’in attığı gole sevinen üç taraftar 4 yıl sonra başka maçta yine Rooney’in golüne tepki verirken görüntüleniyor... Bizde ise “yayıncı kuruluş”un çıkarlarına göre 21.45’te oynatılan maçlar tribünleri bomboş bırakıyor

    Geçtiğimiz hafta İngiltere Premier Lig'den medyaya düşen iki fotoğraf çok anlamlıydı.
    4 yıl önce Manchester United- Manchester City karşılaşmasında futbolcu Rooney'nin golünden sonra tepki veren üç taraftarın, bundan 4 yıl sonra bu defa Manchester City-Everton maçında yine Rooney'nin attığı golden sonra aynı açıdan yakalanan benzer karelerini gördünüz mü?
    Sanki dört yıl yerlerinden kalkmamışçasına, sadakatle takımlarının tribünlerinde yer alan bu taraftarların fotolarına imrenerek bakakaldık. Futbolun ilgiyle takip edildiği birçok ülkede aslında benzer görüntülerle karşılaşmak mümkün...
    Spor denince sadece futbolun anlaşıldığı ülkemizde ise böyle bir tabloyu değil görmek, hayal etmek ütopya...
    Sadece futbolda değil, bizdeki bütün seyir sporlarında durumumuz bu... Birincisi; sistem seyirciyi cezalandırılmak üzerine kurulu olduğu için...
    Takıma bir ceza verilecekse ilk akla gelen ceza; seyircisiz oynatmak ya bizde...Dahası da, önceden ve belli bir ücret ödemek şartıyla kart almak zorunda bırakılırsın, tribüne gelmen zorlaştırılır.

    BU NASIL MANTIK?
    Olmadı, laf olsun diye "Çoluk çocuk ailenizle seyretmeye gelin" denilen maçları, gecenin 21.45'ine koyarlar.
    Ufak tefek gecikmelerle ertesi güne sarkan bir maça hangi aile gelir, o saatte hangi çocuk uyanıktır, bu nasıl mantıktır?
    İşin aslı; Türkiye Futbol Federasyonu'nun, yayıncı kuruluşun çıkarına göre karar almasında yatar. Yayıncı kuruluş, herkesin televizyon başında olduğu, dünyanın popüler liglerinin yayınladığı prime time denilen zaman diliminde en üst tarifeden reklam topladığı için, Türk insanına da kendi ligini gecenin yarısında seyrettirir.
    Bize de "Bizim ligimiz marka değerini bu kadar mı kaybetti?" diye kara kara düşünmek kalır.
    Dedik ya; sadece futbolda değil, bütün spor dallarında tribünler ıssız... Köy düğünlerinde yapılanından Kırkpınar'a kadar, yağlı güreşten başka tribünleri doldurabilen başka spor yok ülkemizde maalesef...


    HAL BU HAL, O HALDE OHAL...
    Galatasaray ilk turda Östersunds'a elenerek İsveç'e bayram yaşattı. Fenerbahçe Vardar'a ilk turda elenerek Arnavutluk'un yüzünü güldürdü. Başakşehir de ilk turda gitti.
    Milli Takımın dünya kupasına katılma şansı çok zayıf...
    Futbol hariç bakarsak;
    Geçen ay, Budapeşte'de yapılan 2017 Dünya Yüzme Şampiyonası'nı tribünlerden seyrettik.
    Londra'daki 2017 Dünya Atletizm Şampiyonası'nda ithallerimizden medet bekledik. Halter tıss, tenis tıss...Boks, judo ve birçok branş sus pus... Sporda yüzümüzün gülmesi için güreşin Avrupa, dünya ve olimpiyat şampiyonluklarını bekler olduk. Futbolun bütçesi devasa ama dökülüyoruz.
    Diğer spor dallarında da bütçe olabildiğince yüklü ve devlet federasyonları adeta paraya boğmuş olmasına rağmen çıt çıkmıyor.

    ACI REÇETE
    Tesis sıkıntısı, genç sporcu sıkıntısı yok... İklim, coğrafya her şey müsait... Tüm bu olumlu şartlar niye başarıya evrilemiyor?
    Neden başarı yoksunluğu ve yoksulluğu içindeyiz?
    Bugünün dünyasında spor, bir ülkenin en önemli vitrini, en ucuz ve en etkili tanıtım yöntemidir. Bir sporcunun veya bir takımın elde ettiği her başarıda o ülkenin adı anılır. Deyim yerindeyse, spor sahaları modern dünyanın savaş arenaları, gövde gösterisi yaptıkları en önemli meydanlardır. Bu söylediklerimi daha iyi anlayabilmek için olimpiyat, dünya ve kıta şampiyonalarındaki ülkelerin madalya sıralamalarına bakmamız yeterli...
    Günümüzde, sporun sadece spor olmadığı orada net görülür. Bize gelince, hiç de azımsanmayacak büyük bir potansiyelimiz var. Türkiye'nin uluslararası düzeyde başarı sağlayabilmesinin yolu, sahip olduğu bu büyük potansiyeli harekete geçirmekten geçerken, geliştirilebilir ve uygulanabilir spor politikalarını da hayata geçirmekten geçiyor.
    Devlet ve millet olarak olağanüstü günlerden geçiyoruz.
    Bir darbe girişimini yüzlerce şehit ve gazi sayesinde atlattık. Türkiye, bölgesinde oyun kurucu olmaya, dünya siyasetinde söz sahibi olmaya başladı. Ekonomik olarak her geçen gün büyüyoruz. Böyle olunca da, ensesine vurulup lokması çalınan ülke olmaktan çıktık. Elbette, bu durum bu güne kadar bizi iliklerimize kadar sömürenlerin hoşuna gitmeyecekti ve öyle de oldu.
    Düvel-i Muazzama, alenen savaş ilan etti. Müthiş bir direniş veriyor, olağanüstü durumlardan olağanüstü hal kanunlarıyla çıkmaya çalışıyoruz.
    Sporda da olağanüstü hal ilan etme zamanı gelmiş gibi görünüyor. Canla başla 7/24 koşturan yeni Spor Bakanı ile el ele verip, spor için kafa yormak, mesai harcamak yerine, kendi reklamı uğruna devletin parasını çarçur etmekten çekinmeyen, kaynaklarımızı acımasızca har vurup harman savuran, özerklik kavramını keser gibi hep kendine yontan yöneticilerle bir adım daha gidilemez.
    Takımı şampiyonalara katılamadığında, sporcusu kürsüye çıkamadığında, zerre kadar dert etmeyen kifayetsiz muhteris tayfasına olağanüstü hal kanunlarıyla cevap verilmesi hiç de yanlış olmaz.
    Spor, bir ülkenin vitrini ve bizim de bu vitrine bu günlerde çok ihtiyacımız var. Üzerine almaması gerekenlere sözümüz yok.
    Alması gerekenler kendini zaten biliyor, kimse kusura bakmasın. Madem hal bu hal, o halde OHAL!.... Bir an evvel neşter vurulmalı...
    Söz konusu Türkiye ve Türk sporu...