Web Sürümüne Geç

    Ham hayal

    29 Mayıs 2010, Cumartesi

    Teknik direktör Rijkaard ile ilk ciddi atışma Nonda'yı gönderip, Santos ve Jo'yu almak istemesi ile yaşanmıştı. Yönetimin yapma uyarısı ile ortalık gerilmiş, sonra da Hollandalı hoca eşinin hastalığı nedeniyle ülkesine gitmişti!.. Gökhan Zan, Hakan, Baros ve Kewell'ın sakatlıkları da belini bükmüştü sarı-kırmızılı ekibin...

    Bir maç sonrası "Şimdi erken söylendiği düşünülen ne varsa ve G.Saray'a ait ne düşünülmüşse 'bu tesadüfler dünyasında!' adı G.Saray olan daha bilinçli bir giysi bulacak kendine..." şeklinde bir cümleyle bitirmişim yazımı. Tesadüflerden söz etmişiz o zamanlar. Kötü tesadüflerden ama. Rastlantılardan medet umar bir hale geldiği anlara ilişkin saptamalar yapmışız. Önceleri herkesten daha heyecanlı bir teknik direktör profili çizmişti Rijkaard. İlk karşılıklı atışma Nonda'nın gönderilmesi sürecinde gelmişti. Onu gönderip -elindeki en golcü oyuncuyu- yerine Jo ve Santos'u almak isteyen Rijkaard'a yönetimin "yapma!" uyarısıyla gerildi ortalık. Rijkaard'ın hasta eşi için memleketine gittiğini hatırlayın...

    Polat'ın tanımlaması çok ilginçti
    Kötü biten bir maçın ardından G.Saray başkanı şöyle konuşuyordu; "Yıllardır futbolun içindeyim. Ruhunu bu kadar yitirmiş bir ekip görmedim!" Transferlerin isabetsizliği kadar sakatlıklar da G.Saray'ın belini bükmüştür. "Tam takım!" olduğu dönemlerde neler yaptığı bilinen bir gerçektir. Gol kralı bu takım içinden çıkmış, izlenilirken zevk alınan takımlar listesinde başa yazılmıştır G.Saray. Ama teknik adamlar ve yöneticiler bu kırılma noktaları için var değil mi? Yönetmek ve takımı her daim hazır tutmak için... O nedenle bu sorunun gerçek muhatapları onlardır. O pankart tümcesi son derece anlamlıdır: "Seneye G.Saray ruhuyla!" Oysa takımıyla rabıtayı doğrudan bir ruhun çağrışımları üzerinden kuruyordu sevdalı G.Saray taraftarı. Metin Oktay ile başlayıp Arda'ya sirayet edeceğini sandığı bir 'ruhla!'

    Kendisini yıldız sananlarla çalışmak
    En üst düzey başarının yakalandığı 2000'li yıllarda bile "takım olmak"tan söz ediliyordu. Ama takım olmayı başarıya taşıyacak yıldızlar topluluğunu yine o sürecin içinden çıkarmıştı G.Saray. Hagi böyle bir şeydi işte; Popescu, Taffarel böyle bir şey. Arkasında sıkıntı ve eza değil efsane bırakacak adamları bulmuştu sarı-kırmızılı armada o dönemlerde... Ligde son haftalarına girerken "kafada" bulunma düşüncesinin ham hayalden öteye gitmeyeceğini görmüştüm; "Sakatlıklardan başımızı kaldıramadık!" demişti Rijkaard. O kadar transferin ardından önce Gökhan Zan'ı ardından Hakan Balta'yı daha sonra Baros'u, yetmedi Kewell'ı kaybetti. Çok iyi pas ve kanat akını demek olan orta saha hiç yokmuş gibi davrandı. Mehmet Topal ve Barış ile 'kontrol' sağlandı.

    Takım neredeyse ne zaman ne yapacağı belli olmayan Keita'ya kaldı. Zevk kaçtı, ışık söndü.
    Oysa G.Saray için şöyle söylenebilirdi takım kadrosuna bakılarak; ışık ve zevkin takımı. G.Saray'ın yetirdiği ilk şey bu oldu. Makine gibi işleyen Baros-Nonda-Kewell üçlüsü kendilerine monte edilmeye çalışılan Elano'nun keyifsizliğine mahkûm oldu. Bursaspor için bir "tesadüf" diyenler için parantez açmak istiyorum; Ertuğrul Sağlam ilk 11'de sahaya sürdüğü oyuncusunu sonraki hafta 18 kişilik kadroya almamış ve o oyuncu en çalışkan futbolcusu olmuştu. G.Saray ise 'kampsız süreçte' ayrı bir psikolojinin esiri olmuştu. Başka sorunlar da vardı G.Saray'da. Yıldızlar ve starlar mesela. Peki, yıldız olmakla star olmak arasındaki fark nerede? Şöyle demişti Türk Milli Takımı'nın yeni teknik patronu Guus Hiddink: "Sorun yıldızlarla çalışmakta değil kendisini yıldız sananlarla çalışmakta!"


    Yükleniyor
    BİZE ULAŞIN