Web Sürümüne Geç

"Hido'nun açıklamaları çok çirkin"

Çarşamba 15.09.2010 12:11

Fotomaç Gazetesi yazarlarından Hıncal Uluç, gündeme dair çarpıcı açıklamalarda bulundu...

_Basketbol milli takımımız, Dünya şampiyonluğunu finalde kaçırdı. Sırbistan karşılaşmasına kadar iyi geldik ama son iki maçta konsantre olmakta zorlandık sanki. Turnuva ve aldığımız netice ile ilgili genel bir değerlendirme yapar mısınız?
Biz hep tabelaya bakıyoruz, tabela güzel olduğu zaman birtakım şeyleri görmek işimize gelmiyor. Son iki maça kadar ciddi rakiple oynamadık. Bizim ilk 7 maçımızın, 7'sini de Türkiye çok rahat kazanırdı ve o maçları biz çok rahat kazandık. Yarı finalde ilk defa karşımıza ciddi bir rakip çıktı ve Sırbistan karşısında zorlandık. Final maçında da Amerika önünde tutunamadık. Dünya ikincisi olmak güzel bir şey; gümüş madalya almak güzel bir şey ama bu birtakım gerçekleri de örtmemeli. Bu turnuvanın genel görünümünde iki şey var:
1- Biz geçmiş turnuvalara göre, 2002'de dünya dokuzuncusu olduğumuz, 2006'da dünya altıncısı olduğumuz şampiyonalara göre daha iyiydik. Takım olarak da daha iyiydik, hazırlanma bakımından da daha iyiydik. İlk defa bu 12 adamı bir takım ruhu içinde, tek kişiymiş gibi mücadele ederken gördük. Bu da savunmaya yansıdı. Savunmada yardımlaşma çok önemli. Şampiyonanın istatistiklerine baktığın zaman Türkiye, en az sayı yiyen takım konumunda.

DÖKÜNTÜLERİ GETİRİYORLAR
2- İlk beşin yanında, kenardan gelen adamlar da oyuna neredeyse ilk beştekiler kadar katkı yaptı. Pek çok maçta daha ikinci çeyrekte sahada ikinci beşi gördük. Beş kişi birden kenardan geliyordu. Birinci adamla, dokuzuncu adam arasında o kadar az fark vardı. Bu da iyi bir şey... Biz 2001'de çok iyi bir kuşak yakaladık. "Bu kuşağı değerlendirmemiz lazım" diyorduk ve bas bas bağırıyorduk. İlk defa bu turnuvada bu kuşağın karşılığını aldık. New York Times gazetesine göre bunu "Beyaz Gölge" dizisi başardı. Bununla ilgili geçen hafta New York Times'ta çok güzel bir yazı çıktı. "Türkiye'deki basketbol patlaması bir Amerikan dizisi, Beyaz Gölge ile oldu. O zamana kadar futboldan başka sporu tanımayan Türkler, tek kanallı dönemde TRT'nin yayınladığı bu dizinin tiryakisi olduktan sonra hemen her yerde basketbol oynanmaya başladı. Bunun sonucunda iyi basketbolcular yetişmeye başladı. 1981'de en büyük başarısı Balkan Şampiyonluğu olan Türkiye, Beyaz Gölge dizisi sonrasında yaşanan gelişmelerin ardından Dünya Kupası'nın finalini oynayacak hale geldi" diye yazmış. Bu kuşak hakikaten iyi de bir kuşak. Devam eden de bir kuşak ayrıca... Tesadüfen beş adamı bulmuş da değiliz. Bir hatırla Türkiye'de NBA'den davet alan Hidayet giderken yer yerinden oynamıştı. Televizyon programları, basın toplantıları, uğurlanırken uçağında önünde çekilen fotoğraflar... Bu sene iki basketbolcumuz Ömer Aşık ile Semih Erden NBA'ye gidiyor, tek sütun haber bile değil! Yani Türkiye'den NBA'ye adam gitmesi vukuat-ı adiye...

Şu an NBA'de Hidayet oynuyor, Mehmet Okur oynuyor, Ersan oynuyor. Yani basketbol kuşağı bitmiyor. 2001'deki takımın büyük bir bölümü emekli oldu ama yeniler eskileri aratmıyorlar ve daha da iyiler. 'Hangi koşulda daha iyiler' bir de ona bakmak gerekiyor. Ömer Aşık geçen sene hiç oynamadı. Semih Erden kaç dakika süre aldı, Sinan Güler kaç dakika süre aldı. Ömer Onan, Ender Arslan kaç dakika süre aldı? Çünkü Türkiye'de, Amerikalılar oynuyorlar. Öyle bir düzen kurulmuş. Futbolda olduğu gibi belli bir transfer sezonu da yok basketbolda. Canın istediğin zaman yabancı oyuncu getir, canın istediğin zaman gönder... Senede 20 Amerikalı'yı getirebiliyorsun, 20 Amerikalı'yı gönderebiliyorsun. Getirdiğin her Amerikalı için federasyona 20 bin dolar civarında bir para veriyorsun. Federasyonun canına minnet. 'Aman daha çok getirip götürsünler' diye bakıyor. Türk oyuncular kendi takımlarında süre alamadan sezonu tamamlıyor. Oğuz Savaş mesela forma yüzü görmedi. Milli takımda oynuyor. Buna rağmen bu milli takım dünya ikincisi olabiliyor. Bir de düzenli bir organizasyon yapılsa, Türk çocuklarının daha çok süre alabileceği bir düzen getirilse liglerimize kimbilir ne olacak!.. Bu kadar Amerikan döküntüsüyleoynuyoruz da kulüplerimiz Avrupa'da bir derece mi alıyor. Bugüne kadar ki en büyük başarımız Efes'in bir kere final-four oynaması. İkinci, üçüncü turnuvaları geç. Avrupa Şampiyonlar Ligi'nin karşılığı olan turnuvada bugüne kadar biz bir kere final-four oynadık. O kadar... O zaman niye bu kadar Amerikan süprüntülerine meraklıyız. Çünkü federasyon her gelen kişiden kasasına 20 bin dolar indiriyor. Bu sistemin de artık düzeltilmesi lazım. Çocuklar kendi takımlarında daha çok oynarlarsa daha iyi hazırlanırlar, daha çok başarılı olurlar. Madalyonun bir tarafı bu... Biz iyiyiz...

YA AMERİKA İLE EŞLEŞSEYDİK!
Madalyonun öbür tarafı... Oynadığımız bütün takımlar, Amerika dahil nispeten genç, yeni, hatta 'PAF' diyebileceğimiz takımlarla geldi. En büyük silahlarını getirmediler. Bu turnuvanın başından beri söylüyorum. Pau Gasol'un olmadığı bir İspanya, Nowitzki'nin olmadığı bir Almanya, Papaloukas'ın olmadığı bir Yunanistan, Dream Team'in olmadığı bir Amerika vardı turnuvada. Ayrıca biz olabilecek en zayıf rakiplerle oynadık. Artı kurada da çok şanslıydık. Turnuvanın sonundaki sıralamaya baktığın zaman bizim elediklerimiz, yani bizim tarafta olup da elenenler klasman maçlarında yenildiler. Biz mesela Sırbistan'ı güç bela eledik o Sırbistan'ı Litvanya perişan etti. Peki biz Litvanya'ya, Sırbistan Amerika'ya düşse ne olurdu? Ya da biz Amerika ile eşleşseydik final maçına gelebilir miydik?' diye düşündüğün zaman iyi bir kura çektiğimiz de ortaya çıkıyor. Bizim elediğimiz Sırbistan, üçüncü maçında Litvanya'ya yenildi. Bizim elediğimiz Rusya ve Slovenya 5.'lik, 7.'lik klasman maçlarında Arjantin ve İspanya'ya kaybettiler. Bizim elediklerimiz 7. ve 8. oldu. Bizim oynamadıklarımız ise 5. ve 6. oldu. Yani bizim eleyip de daha sonraki sıralama turunu kazanan rakip neredeyse yok. Bu da bizim zaten zayıf olan rakiplerin göreceli olarak daha zayıflarıyla kurada eşleştiğimizi gösteriyor. 2002 Dünya Futbol Şampiyonası'nda olduğu gibi. Bütün bunları bir araya getirdiğin zaman bizim son 2 maça kadar çok zayıf rakiplerle oynadığımız ortaya çıkıyor. Ciddi rakipler karşımıza çıktığı zaman da gerçek yüzümüzortaya çıktı. O kadar parlak, göklere çıkarılacak bir durumda değiliz. Bunun böyle olduğunu görmemiz lazım. Neden? Bu turnuva ortaya çıkardı ki biz gelecek sene yapılacak Avrupa Basketbol Şampiyonası'nın en büyük favorilerinden biriyiz. Şu anda Amerika'yı saymazsan Avrupa'nın en iyi derece alan takımı biz değil miyiz? Tanjevic de öyle demiyor mu?

* * *

SAKAL PARASI!

_Takım kaptanı Hidayet Türkoğlu'nun kazanılan maçların ardından, "Maddi ve manevi destek bekliyoruz" şeklinde açıklamalar yapması da çok konuşuldu. Siz Hidayet'in destek çağrılarıyla ilgili ne düşünüyorsunuz?
Çok çirkin bir açıklama. Taksim'de yürümekten nefret ediyorum. Çünkü İstiklal Caddesi'ne daha girdiğin andan itibaren kirli sakallı kötü kılıklı biri geliyor. "Hıncal ağabey bir sakal atsana" diyor. "Sakal" dediği tiner ya da şarap parası... Hidayet'in konuşması sırasında birebir o adamın hali geldi gözümün önüne. Başbakana, "Bana bir sakal atsana Başbakanım" diyor. 50 milyon dolarlık transfer yapan bir adam Başbakan'a 'Bir sakal at' diyor. Bu takımda milyoner olmayan yok. 12 Dev Adam'ın 12'si de milyoner. Türk parası ile milyoner ya da dolar ile milyoner. Ama sonuçta milyoner! Dünya Kupası finaline çıktığın zaman aklına ilk gelen "Bize para ver Başbakanım. Bir sakal at" oluyor. Çok ayıp. Ben Hidayet adına utandım. Hoş olmadığı şuradan da belli. Ertesi gün Ortaköy'de otururken herkes gelip bana bunu söyledi. Sokaktaki adam da bunu konuşuyor. Herkes bunu konuşuyor. Türkiye'de 1.5 lira bulamayan insanlar var. 1.5 milyon bahşiş.

_İkincilik priminin miktarı ile ilgili ne düşünüyorsunuz? Çok bulan var, "Hak ettiler" diyenler var.
Türkiye'de bir yasal sistem var. Kimin ne kadar alacağı orada yazar. Onun ötesinde bir ikramiye verilecekse Ali Ağaoğlu gibi cebinden verirsin. Bu birer buçuk milyon lirayı da Başbakan'ın kendisinin verdiğini düşünüyorum. Benim vergilerimle değil. Benim vergilerimle verilecek ödül "Ödül Yönetmeliği'nde" yazılı. Bunun bir kuruş üstü özeldir. Birer buçuk milyon lira Başbakan'ın kişisel vaadidir. Ben böyle anlıyorum. 500'er altın resmi olarak verildi. Kimse benim vergilerimle vaatte bulunamaz. Eğer devletin bütçesinden ödenecekse bu halkın parası. Ama Mustafa Koç ikramiye verecek, Tuncay Özilhan ikramiye verecek, Başbakan Recep
Tayyip Erdoğan ikramiye verecek; bunlara ben karışmam.

* * *

SORUMLULUK ALMADILAR

_Evet. "Amerika dışında kalan diğer ülkelerin şampiyonuyuz" açıklaması yaptı.
"Amerika haricinde şampiyonuz" dediğine göre 'Avrupa'nın şampiyonuyuz' demek ki... Biz seneye Avrupa'nın bir numaralı favorisiyiz. Ama bu turnuvada altın madalyayı almak için Dünya Kupası'nın değerlendirmesini doğru yapmamız lazım. Kolay maçta oynamak marifet değil. Marifet zor maçı oynamak. Biz iki zor maçı da doğru dürüst oynayamadık. Sırbistan maçını bize getiren sahneyi unutmayın. Hidayet'in kaybettiği topu Kerem tesadüfen yakaladı ve turnikeye girdi ve de televizyonların hiç göstermediği 0.5 saniye kala Semih'in bir bloğu var. O pozisyona gelince yayınlar kesiliyor nedense!.. Çünkü orada Semih'in faulü var. İki atışlık bir faul var orada. Birini soksa maç uzayacak, ikisini soksa maçı onlar kazanacak. Sen tesadüfî bir turnike ile kazanıyorsun ve adamlara yapılan final faulü es geçiyorsun. Biz finale de kalamazdık ve Litvanya'nın karşısında madalyayı da alamazdık. Son 4 saniyedeki iki tesadüf bize gümüş madalya getirdi. Yoksa bu şampiyonadan biz madalyasız çıkardık. Bu gerçeği kabul etmezsek seneye Avrupa Şampiyonu falan olamayız. Turnuvanın başından beri iyi oynayan harikalar yaratan Ersan İlyasova, niye son iki maçta yoktu? Bu sorunun cevabını vermemiz lazım. Turnuvanın başından beri en iyi 6. adam olarak görünen Sinan Güler, niye bu son iki maçta yoktu? Bunu iyi değerlendirmemiz gerekiyor. Turnuvanın başından itibaren çok rahat atan adamlar özellikle Amerika maçında potaya bakmaktan niye korktular? Niye kimse sorumluluk alamadı? Bunu iyi değerlendirmek lazım. Amerika maçında birinci çeyrek 5 sayı farkla bitti, ikinci çeyrek de 5 sayı farkla bitti. Bunlar önemli bir farklar değil. 5 sayı farkla biterken biz hem de Ömer Onan ve Ersan İlyasova gibi bu turnuvanın en iyi turnike atan iki adamı 3 turnike kaçırdı. Toplam 6 sayı. 3 kere 24 saniyeyi doldurduk. Niye?

KİMSE AKLINDAN GEÇİRMEDİ
Topu kimse potaya atmaya cesaret edemediği için, "Aman benden gitsin, öbürü atsın" dediği için topu dolaştırmaktan 24 saniyeyi doldurduk, korkudan... Atanların eli titriyor ya da atmıyorlar. Buna rağmen ilk iki çeyrekte Amerika bizi 5'er sayı geçebildi. Bizim ilk yarıyı önde bitirmemiz işten bile değildi. Amerika'nın üstünlüğünden değil; kendi korkaklığımızdan, kendi cesaretsizliğimizden, kendi kaçırdıklarımızdan devre arasına 10 sayı farkla girdik. İkinci yarıda zaten işi bitirdiler. Neden? Çünkü o takımın kenarı dâhil hiç kimse maçı kazanacağına inanmıyordu. Başbakan inanmıyorduzaten. Bir gün önceden ikincilik priminin 1.5 milyon lira olduğunu açıkladı. Bu ne demek? Amerika'yı yenmeyi kimse aklından geçirmiyordu. Herkesin aklından geçirdiği düşünce 'Biz nasıl olsa kaybedeceğiz. Ben sorumlu olmayayım.' Sorumluluk almayanlarla, riski göze almayanlarla hiçbir yere gelinmez. Eğer seneye Avrupa'da başarı istiyorsak gümüş madalya sarhoşluğundan kurtulup bunları birilerinin söylemesi, görmesi lazım. Eğer seneye Avrupa'da başarı istiyorsak. Yoksa gelecek sene Avrupa Şampiyonası arkasından 'Niye kaybettik' diye konuşuruz. Niye kaybettiğimizi bu turnuvada konuşacağız. Seneye değil. Biz Dünya Şampiyonluğunu kaybettik. 2002'de de Dünya şampiyonluğunu kaybettik. Böyle bakarsak olaya gelecekte şampiyon olabiliriz. "Efendim, buna da şükürler olsun, teşekkür ederiz. Devler, aslanlar..." Yok, olmaz. İşte bizi batıran bunlar. Yıllardan beri bizim ilerlememizi engelleyen şey bu. Dünya tarihi şampiyonluğu yazar, ikincileri hiç kimse yazmaz. Onun için teşekkür edersin ikinci oldukları için ama 'Bu iş bitti' havasına girmezsin. Hele finalden bir gün evvel 'Bu iş bitti' havasına girilir primler devreye girerse işte böyle olur.

* * *

TAKIM TANJEVİC İÇİN KENETLENDİ

_Tanjevic'in turnuva performansını nasıl buldunuz? Genelde aynı 5'le maçlara çıkmayı tercih etti?
Tanjevic kendisine yönelik "Çok rotasyon yapıyor, çok adam değiştiriyor" eleştirilerinin müthiş tesirinde kalmış. Bu defa lüzumlu yerlerde oyuncu değiştirmekte gecikti. Yıllardan beri oyuna çok müdahale ettiği için eleştirilen Tanjevic bu de fa oyuna az müdahale etti. Takım adeta kendi kendine oyunu idare etti. Hele Sırbistan maçını kazandıran şey tamamen takımın kazanma azmidir. Kenar yönetimi falan değil. Tanjevic'in sağladığı şey takım ruhu. İlk defa ve ilk defa takım ruhunu sahada gördük. Bu konuda da Haberturk'te Fatih Altaylı'nın güzel bir analizi vardı. Başka yerde rastlamadım. İlginçti ve katılmamak elde değil. "Bundan evvel başarılı olamadık. 2006 ve Avrupa Şampiyonası'nda başarılı olamadık. Çünkü sahadaki adamlar kenardaki Tanjevic'ten nefret ediyorlardı. Nefret eden adam o koç için oynamaz. Ama bu defa söz birliği etmiş gibi hepsi Tanjevic için oynadılar. Niçin? Çünkü Tanjevic çok ağır bir hastalığa yakalanmıştı. Hatta ölümcül bir hastalığa yakalanmıştı. Biz duygusal bir milletiz. Yani onları birbirine kenetlendiren Tanjevic değil, Tanjevic'in hastalığı oldu" diye yazdı. İlginç bir yaklaşım.

_Mesela Ömer Aşık'ın yerine Semih'i kullanabilir miydi ilk 5'te! Ömer top alamazken ve de özellikle faul atışlarında çok aksarken, Semih oyuna girdikten sonra iyi işler yaptı. Hırslı ve mücadeleciydi.
Ömer de Semih de pota dibinde kolay maçları kolay oynadılar, zor maçlarda silindiler. Neden? Çünkü daha zayıflar. Ama şimdi ikisi de NBA'ye gidecek. Bu seneyi NBA Ligi'nde geçirecekler. Yani seneye Avrupa Şampiyonası'nda bizim iki NBA'li center'ımız olacak. Bu sene orta oyuncumuz yok görünürken seneye iki NBA'li center ile oynayacağız. Yani bu senekinden çok daha güçlü bir takım ile Avrupa'ya gideceğiz biz. İki NBA center'ı çok önemli. Orada boğuşmayı öğrenecekler, orada pota dibinde ezilmemeyi öğrenecekler, orada pota dibinde ezmeyi öğrenecekler. Alışacaklar. Ömer çıt kırıldımdı. Yanından birisi geçtiği zaman elinden topu düşürüyor. Çok rahat basketfaul pozisyonlarında faulü yer yemez bırakıyordu, devam ettirmiyordu 'basket-faul olsun' diye. Oysa boyu da atletik yapısı da buna müsait. Faul ile beraber smacı potanın içine gömer. Ama topu bırakıyor. Çünkü o güce ve kuvvete alışmamış. Oğuz'u da bütün bir sene oynatmadı. Fenerbahçe Ülker'de Tanjevic oynatmadı. Ömer bütün bir sezon yoktu. Semih ara ara oynuyordu. Bu 'kötü Amerikalıları oynatacağız' diye. O zaman da çocuklara fazla bir şey diyemiyorsun. Ömer ile Semih'in fazla bir farkı yok. Oğuz'un da onlardan fazla bir farkı yok. Ancak oynarlarsa benim için kritik anlarda etkili olan adam önemli. Kolay maçta ben de etkili olurum.
Yükleniyor
BİZE ULAŞIN